|
Bush yönetimi, Saddam Hüseyin rejimini dersine yeterince çalışmadan yıkarak Irak'ı, İran'ın evlatlığı konumuna düşürmekle yetinmedi ve adeta yıllarca çabalayıp da ele geçiremedikleri bölgenin altın anahtarını da İran’a bir güzel sunuverdi. Washington şimdi ise Tahran'ın bölgede artan bu rolüne ve itibarına endişeyle yaklasırken İran’ın bir nükleer güç olma sevdasının önüne geçmek istiyor. Yani kırdığı fincanları bir bir geri yapıştırma çabasına girişmiş gibi. İşte sırf bu yüzdendir ki ortadoğu bugünlerde fokur fokur kaynıyor.
Dışişleri Bakanı Condi Rice'ın yeni Ortadoğu Barışı'nı canlandırma gayretlerinin özünde kesinlikle bu güdüler yatıyor. Hatta Bush yönetimine muhalifmiş gibi görünse de, Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin Suriye'ye gitme planının da neticede aynı amaca hizmet edeceğine inanıyorum. Barış sürecini canlandırma hamlesinin temel amacı, Sünni Arap ülkelerinin yeniden ön plana sürülmesiyle İran'ın Filistin sorununun en sadık destekçisi görünme gayretlerini boşa çıkarmak. Pelosi'nin ve öncesinde bazı senatörlerin Suriye'ye gitmekteki maksadı da Şam'ın ağzına bal sürerek Tahran'la konjonktürel ittifakını bozma zemini aramak ve İran'ı yalnız bırakmak. İsrail'in ve ABD'deki İsrail lobisinin katı kanatları bu tür hamlelerden cok fazla hoşlanmasa da Washington'ın elinde daha ehven-i şer hareket planı da bulunmuyor.
Geçtiğimiz aylarda Baker-Hamilton komisyonu, Arap-İsrail sorununa kapsamlı bir çözüm bulunmadan Irak'a da çıkış yolu bulunamayacağını bildirmişti. İktidarda bulundukları süredir bu sorunla ciddi şekilde ilgilenmekten kaçan ve politikanın dümenini genelde İsrail'in çözümsüzlük yanlısı ekollerinden oyunculara bırakan Bush yönetimi, 2008 başkanlık seçim kampanyası öncesinde güçlü İsrail lobisini de fazla karşısına almadan adım adım komisyonun bu tavsiyesini uygulamaya çalışacağa benziyor. Ortadoğu barış sürecinde adım adım da olsa ilerleme kaydetme arzusunda görünüyor.
Mesela Bush yönetiminin standartlarına epey ters düşen bir adım olsa da İsrail'in Hamas'ı da içine alan Filistin koalisyonu boykotuna Washington dahil olmadı ve Hamaslı olmayan kabine üyeleriyle görüştü. Rice, Ortadoğu turunda Arap ülkelerini 2002'deki barış planlarını tekrar sunmaya razı etti. Olmert de Rice'ın gayretleri sonucu Arap Ligi'nin bu kararına fazla olumsuz sinyaller vermedi. İsrailliler Filistin yönetimi ile iki haftada bir görüşmeyi dahi kabul etti. Sadece günlük sorunları değil, 'siyasi ufuk' perspektifini de ele alacaklar. Bunlar dev adımlar değil belki, ama hiç yoktan iyidir.
Rice 'dört artı iki artı dört' adlı bir plan hazırlamıştı. Arap dörtlüsünü (Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri), İsrail ve Filistin ikilisini ve Quartet'i (BM, ABD, AB ve Rusya) bir araya getirecek bir konferans düzenlenmesini hedefliyordu. Eğer gerçekleşse, sırf İsrail'i tanımayan Suudların İsraillilerle aynı masaya oturması bile başarı sayılacaktı. Ama Riyad o kapıyı kapatmış görünüyor. Bu durumda Quartet, Arap dörtlüsüyle ve malum ikiliyle ayrı ayrı görüşecek.
Bu süreçte en kilit oyunculardan biri, Suudi Arabistan. İran endişesiyle alışılagelmedik derecede aktif bir diplomasi yürüten Riyad, Filistin'de koalisyon hükümetiyle sonuçlanan Mekke anlaşması ile statükoyu sarsmıştı. Washington'da 'Suudlara güvenilmez' diyen kalabalık bir grup var. Nitekim Kral Abdullah'ın Irak'taki Amerikan varlığını 'gayrimeşru işgal' olarak nitelendiren konuşması onlara yeni bir malzeme oldu. Ama bence bunlar İran'ı kuşatma hareketinde ABD ile aynı kareye giren Suudların Arap ve Müslüman kamuoyunda ince ayar gayretinden ibaret. Sonuçta Washington Suud petrollerinin vazgeçilmezliğini, Riyad da İran tehdidine karşı Amerika'ya ihtiyacını yeniden keşfetti.
Sünni koalisyonunu pekiştirmek isteyen Bush yönetimi, bir başka ağırlıklı Sünni Arap ülkesi Mısır'da Mübarek idaresinin Müslüman Kardeşler muhalefetini anti-demokratik yollarla dizginlemeyi hedefleyen anayasa değişikliklerine de nispeten cılız tepki veriyor. Baskıcı İran Şii rejiminin nükleerleşmesinden ve siyasi ağırlığından duyulan rahatsızlık, Ortadoğu'daki baskıcı Sünni rejimleri dönüştürme isteğinin önüne geçti. En azından şimdilik, bu rejimlerle el ele İran işini halletme uğruna onların içişlerindeki yönetim arızalarına karışmama şeklinde özetlenebilecek eski katı realist çizgiye dönüş gözleniyor. Bu arada Türkiye'ye “fazla baskın rol vermeme eğilimi” de devam ediyor.
Olayin Suudi Arabistan boyutuna gelince…
Kurt bir politikaci olan Suudi Krali Abdullah İran’in bölgede nükleer bir guç olma tehlikesini ve Şiileri, ozellikle Hizbullahı da arkasına alarak Arab dünyasında öne çıkmasını engellemek icin Arapların bölünmüşlüğünü ve bölgeyi bekleyen tehlikeleri öne sürerek tekrar Arap birlığini canlandırmak için düğmeye bastı. Böylece tekrar bölgede aktif bir rol oynama politikasi gütmeye başladı.
2003 yılında Irak’in işgaline sidddetle karşi çıkan Suudi Kralı şimdilerde ise ABD’nin Irak’ta bir süre daha kalma konusuna “bölgede daha fazla kardeş kanı akıtılmasın” diyerek destek veriyor. Kral Abdullah geçenlerde Ahmedinecat’la yaptığı bir görüşmede ABD’nin bölgedeki savaş gemilerine atfen “Sence o savaş gemileri oraya tatil için mi geldi?” diyerek adeta İran liderini uyarmaktan da geri kalmadı.
İran tehlikesine Suudiler öyle önem veriyorlar ki Suudi Dış İşleri Bakanı Saud Al Faisal geçen Mayis ayında bir toplantıda “Bizim iki korkulu ruyamız var. Birincisi İranin nükleer güç haline gelmesi, ikincisi ise ABD’nin Iran’i nükleer güç olma yolundan caydırmak için bir askeri harekat yapmasi” diyordu.
Oyle görülüyor ki Suudi Arabistan İran’a karşı el altından ABD ile işbirliği yapıyor, ama sadece barışçı yollardan konuyu çözmek üzere. Çünkü ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney gecen şükran gününde ziyaret ettiği Suudi Arabistan’dan İrana yapılabilecek herhangi bir askeri harekat için destek alamamıştı.
Suudi Kralı Abdullah Arap toplantısıyla birlikte 5 sene önceki planını geri getirip Arap Birliği için tekrar düğmeye bastı demiştim. Buna göre bölgede tam bir barış olacak. Bu barışa İsrail bile dahil olacak, İsrail’in 1967 yılı sınırlarına çekilmeyi kabul etmesi şartıyla tabii. İsrail Başbakanı Ehud Olmert ise şimdiye kadar bu konuya olumsuz yaklaşmadı.
Peki olayın İran kanadı ne durumda?
Daha düne kadar Rusya ve Çin İran’ı tam destekliyordu. Bunu da tabi ki ekonomik ilişkilerinden dolayı yaptıkları biliniyordu. Çünkü İran onlar için 1936 yılının Almanya’sı niteliğindeydi sanki.
Ancak geçenlerde meydana gelen 15 İngiliz askerinin kaçırılma hadisesi İran'ın ne kadar tehlikeli ve güvensiz olduğunun adeta dünyaya bir göstergesiydi. Bu olay sonrası İran kendisine destek veren devletleri özellikle Rusya ve Çin’in desteğini kaybetti. Daha yeni gündeme gelen BM’nin Iran’la ilgili nükleer silah üretimini durdurma kararına daha önce pek ses çıkarmayan Rusya ve Çin imzayı hemencecik atıverdi. Hatta öteden beri Iran yanlısı olan Güney Afrika ve Endonezya bile imzaladi. Üstelik Rusya Iran’a nükleer fuel satışını bile durdurdu.
Iran tüm bunları kavramakta gecikmedi ve esirleri serbest bıraktı. Havayı yumuşatma yoluna gitti. Ama ne kadar başarılı olacak bunu zaman gösterecek.
Sonuç olarak İran korkusu, eger Arap-İsrail açmazının çözülmesine katkıda bulunursa ne âlâ. Bence bir anlamda mesele, İsrail'in Arap korkusu ile İran korkusu arasında bir tercih yapmasında düğümleniyor gibi görünüyor. |