Forum  |  Anasayfa  |  Sayı: 349   Yıl: 6  |   6  Eylül  2010 ,  Ptesi
   
    Konuklarımızın Yazıları | Konuk yazarımız olur musunuz?
Hayat Gibi
Emek Durmuş

Pozi-tika
Korkut Eser

Çalakalem
Kubat Ipek

Dünyanın Gözü
Ahmet Önerbay

Siz Ne Düşünürsünüz?
Banu Gülveren

Bilişim Rüzgarı
Fatih Yılmaz

Yarının Teknolojisi
Mehran Mahouti

Ayna
Nurten Karaca

Daldan Dala
Zeren Çelebi

Sağlıklı Günler
Dr. Melda Erban

Bir nefes sıhhat
Dr. Zeynep Harika

Ufkun Ötesi
Metin Şahin

Ne Var Ne Yok
Elif Gun

Spor Yorum
Hakan Alp

Kültür Pınarı
Nurdan Tanrıkulu

Yaşamın İlkesi
Murat Aydoğan

Güzin'in Günlüğü
Güzin Osmancık

Parakonomi
Mine Erbek

Röportajlar
Röportajlar

Seyyah
Gülay Ozan

Kitap Tanıtım
Kitap Tanıtım

gülümse
Gülden Burus

Güvenlik
Lütfi Tümtürk

Tarihte Bugün
Tarihte Bugün

spor
Evren

denizliajans.com
Emek Durmuş Hayat Gibi  
NECİP FAZIL…  
  Üstâd, usta kalem, güzel kalem, güzel yürek, savaşçı, akıllı, güçlü, duygulu, şairlerin sultanı… Reenkarnasyona inanıyor olsam “ben eskiden oydum, onun ruhu bende” demek isteyeceğim kişidir Necip Fazıl... Ne zaman hayatımın çok zor ve çekilmez olduğunu düşünsem televizyonda onun hayatını anlatan belgesele rastlarım. Sevdiği, inandığı şey uğruna hapislerde geçen hayatını ibretle ve tebessümle izlerim.

Onun hayatında öyle çok soru–cevap, arayış, çelişki, hasret ve sonunda vuslat yani kavuşma vardır ki. Ve iç dünyasını bizlere eserleriyle neredeyse birebir yansıtabilmiş olması büyük bir şanstır bizler için.

İşte onun hayatından örnekler sunuyorum sizlere…

Necip Fazıl’ın hayatında hiç şüphesiz büyükbabası Kısakürekzade Mehmet Hilmi Efendi’nin büyük bir yeri vardır. Büyük babası daha 4-5 yaşlarındayken ona okumayı öğretmiş ve ilk dini eğitimini vermiştir. Birbirlerine öyle çok bağlıdırlar ki, Necip Fazıl büyükbabasının kürkünün içinde büyür, yorulunca, bir şeylerden korkunca onun kürkünün içine sığınır. Ve bir gün olanca desteği, koruyucusu, kürkünün içinde barındırıcısı, sema, toprak, güneş, dünya, Allah, Peygamber, bütün bir kâinat öğreticisi, büyük babasını kaybeder. Belki de bu yüzden Necip Fazıl’ın eserlerinde bu kadar sık “ölüm” konusuna rastlarız. İlk zamanlarda çok korkar ölümden, işin sırrını çözdükten sonra ise ölümü bekler.

Bir Adam Yaratmak adlı piyesinde Hüsrev Osman’a ölmüş babasını anlatırken der ki;
- Bu gözler, baktığı zaman gören, gördüğü şeyin hayâlini ayna gibi içine aksettiren bu gözler nerede? Onlar birer fincan renkli suydu. Toprağa döküldü. Buhar olup bulutlara karıştı. Nerede bu adam Osman? Gözünü, yüzünü, ellerini, ayaklarını bırak bütün terkibiyle, terkibinin tek ve yegâne mânasıyla nerede bu adam? Eridi, dağıldı, kurudu, ufalandı, silindi değil mi? Ya erimek, dağılmak, kurumak, ufalanmak, silinmek de ne demek? Her şey erir, dağılır, kurur, ufalanır, silinir. Fakat bu adamın terkibinden çıkan, terkibinin mihrak noktasından fışkıran hayat alevleri, varlık şevk ve kudreti, var olmak haz ve emniyeti nasıl silinir? Bu haz ve emniyet iradesi nasıl olur da miskin eczamızı birbirine lehimlemez? Leşimizi ensesinden kavrayıp ayağa kaldırmaz? Yoksa asıl giden, silinen o mu? Hayır! O silinmiyor. Belki değil, yüzde yüz silinmiyor. Çatlarım, yine inanamam. Silinemez. Fakat nereye gittiğine, nerede gezdiğine, nasıl olduğuna aklımız ermiyor. Osman! Aklımız yetmiyor. Onun için çıldırıyoruz. Şu resme bak! Bir takım nebatlardan çıkarılmış boyalarıyla, muşambası ve çerçevesi karşımızda. O bir şeyin kendisi değil, taklidi. O şeyin kendisi yok, taklidi var. Bu nasıl güneş ki kendisi yok, dalgalarda aksi var? Yaşamıyoruz. Resimlerimiz, fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz. Kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum! Kulak ver, sen de duyarsın! Toprak altında, milyarlarca kurdun, çıtır çıtır dut yapraklarını yiyen milyarlarca ipek böceği gibi, milyarlarca ölüyü yediğini duyuyorum. Ölüler! Gözsüz kulaksız kurtların içtiği köpüklü şampanya damlaları! Tozun toprağın mezeleri! Korkunç bir saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın beni ebedilikten! Öldüm sizi araya araya... Kurtarın beni düşünmekten!

Bir şiirinde, üçer heceli iki mısra vardır:

"Gaye tek
Ölmemek"


Hayatı boyunca fikir muhasebeleri yapmaktan yorulur ve şunları sorar kendine;
“Niçin semtine kimsenin uğramadığı muhaller peşinde koşuyorum da herkesin rahatça içinde barındığı bedahetler ve mümkünler dünyasına sığamıyorum?”

O Necip Fazıl okullar bitirir, yazılarıyla, şiirleriyle dillere düşen, çok konuşulan adam olur ama sorular sürer gider aklında. Bir ara iç muhasebelerinden kaçmak için kumara bile sığınır, yeter ki düşünmesin diye belki. (Hasta Kumarbazın Notları, Hikâyelerim)’de kumarla ilişkisini şöyle anlatır; “ Ben de, nefsin ne demek olduğunu kumardan öğrendim. Nefsim eli yanan bir çocuk gibi irademi kavurdu. Nasıl eli yanan çocuk, acısı dinsin diye elini soğuk suya daldırır da sudan çekince onun daha fazla ağrıdığını duyarsa, ben de kumarın soğuk suyunda ruh yanığımı bir an için dindirmekten ve neticede büsbütün kıvranmaktan başka bir şey yapamadım. Bu hareketim, susuzluğunu gidermek için gaz içen bir adamın işinden farksız oldu. İçtikçe su ihtiyacım arttı, arttıkça da gazdan başka içecek bir şey bulamadım.”

İçinde öyle bir yangın vardır ki. Ve kafasında bir fısıltı, hayat üstü hayat fısıltısı… Fakat yangını yaşayanlarla, uzaktan seyredenler arasında çok fark vardır, kimseler anlayamaz onu. Çevresindekileri ve kendisini “çıkartma kâğıdı kelebeğine” benzetir. O kelebeğin canlanması, uçması lazımdır ama nasıl?

Tasavvufa merak salar. Tasavvuf kitaplarında okuduklarını yaşayan hocalar arar durur her yerde ama bulamaz önceleri.

Fakat bir ayet vardır ya, “Siz Allah’a kavuşmayı dileyin, o gün mutlaka gelecektir, Allah işitir ve bilir” diye… (Ankebut 5)

“Dinmek bilmez bir ağrı çeken diş. Ne kibrit çöpünden imdat, ne berber kerpeteni, ne karanfil yağı, ne de eczacı güllacından...

İşte böyle! Bir zamanlar beynim «mutlak hakikat» acılarına yataklık etti.
Ağrıyan akıl dişimdi.

Hayatımda öyle bir gün doğdu ki, kundaktan patiğe, emzikten kısa pantolona, oyuncaktan boyun bağına, karalama defterinden polis hafiyesi romanına, beş taştan iskambil kâğıdına ve ayva tüyünden kır saça kadar anne, baba, dadı/mektep, arkadaş, kitap, hoca, tabiat, şehir, cemiyet, kimden ne aldımsa hepsini geriye verdim? Ruhuma istifledikleri hazırlop dünya bir sarsılışta yıkıldı gitti. Eşya ve hadiselerin aslını, özünü, cevherini araştırırken galiba öyle bir sırrı tırmıkladım ki bu sır şahlandı, şahlandı ve beni çarptı; rahat ve mesut insanın nezaret ufkunu kararttı ve artık hiçbir şeyi görmemek yerine ensemden bastırıp bana dipsiz bir kuyuda yokluğu göstermeğe kalktı.

Bu kuyuda, «öz ağzımdan kafatasımı kusarcasına» Allah’ın gölgesini gördüm.
Her şeyi o türlü kaybettim ki Allah’ı kazandım.” der Necip Fazıl…

1934 yılında Şeyh Abdülhâkim Arvâsi Hazretleriyle karşılaşır ve kundaktan ölüme aradığı bütün hakikatleri ondan öğrenir. Sonra hayatı aşkla, kalemiyle, savaşla, ilhamla, eserleriyle, Büyük Doğu Dergisiyle, kısacası adanmışlık ve faydayla geçer…

Hakkında sayfalarca yorum yapsak yazdıklarına bir anlam daha katamayız onun, çünkü yaşadığı her şeyi zaten öyle güzel ifade etmiştir ki… Öyleyse onun dizleriyle bitirelim yine bu yazıyı…

Öteler öteler gayemin malı
Mesafe ekinim, zaman mabedim
Gökte Samanyolu benim olmalı
Dipsizlik gölünde inciler benim…

19.02.2006

 
 
 
 1  2  3  4  5  6  7  8  9  10
Oy: Average visitor rating of 8.5 out of 10Average visitor rating of 8.5 out of 10Average visitor rating of 8.5 out of 10Average visitor rating of 8.5 out of 10Average visitor rating of 8.5 out of 10Average visitor rating of 8.5 out of 10Average visitor rating of 8.5 out of 10Average visitor rating of 8.5 out of 10Average visitor rating of 8.5 out of 10Average visitor rating of 8.5 out of 108.5

 
  Bu yazı için henüz yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak istiyorsanız lütfen buraya tıklayın
     
 
 
NECİP FAZIL…
BAYRAM OLUYOR…
HAYALLER VARDIR...
ANADOLU GENÇLERİNE NE OLMUŞ?!
BLAIR’A YAKIŞMIYOR
NEFRET ÖĞRETİLEN DİN KURSU OLUR MU?
NEDEN ZIP ZIP ZIPLIYORUZ?
İNSANLARI PATLATMAYA NE KADAR DA MERAKLI
ÖLDÜREN BÜROKRASİ & KÜTÜPHANEDE ARAŞTIR
DİLEK..
 
    Yazarımızın bütün yazılarının listesini görmek için buraya tıklayınız.
 
     
 
başa dön 2004 - 2010  
ARAMA.CC